Ara

⌘+K ile aç

Anasayfa
→ Tüm Sayılar
2025
36. Sayı 35. Sayı 34. Sayı 33. Sayı 32. Sayı
2024
31. Sayı 30. Sayı 29. Sayı 28. Sayı 27. Sayı 26. Sayı
2023
25. Sayı 23. Sayı 22. Sayı 21. Sayı
2022
24. Sayı 20. Sayı 19. Sayı
RAF Online Sanat Köşesi Yazarlarımız İletişim
Deneme

Umudu Çerçevelemek

Ekin Şara · 34. Sayı · 2 dk okuma · 5
Baharların sahiden bahar olduğu, sabahların gün doğmadan üzerimize ışıdığı yılları eski deri ciltli albümlere hapsetmek geçmişi geleceğe tercih etmektir biraz

Baharların sahiden bahar olduğu, sabahların gün doğmadan üzerimize ışıdığı yılları eski deri ciltli albümlere hapsetmek geçmişi geleceğe tercih etmektir biraz. Her gün aynı güne uyanmak biraz kabullenmektir olağan olmayanı. Kayda aldığımız görüntülere karşın kayıtsız kalmaktır yaşama. Düne inanarak yarınları unutmak, bugünde yok olmaktır. 


Üniversite fotoğraflarına daldığım bir an mıydı zihnime bu portreyi çizen yoksa radyo haberlerinden kulağıma fısıldanan bir bildiri miydi, bilmiyorum. Yirmili yaşlarıma geri dönme isteğimi perçinleyen bir şey vardı bugünlerde. Bizi hayattan alıkoyan ne varsa çiğneyip geçtiğimiz o coşkuyu arıyordum belki de monotonlaşan zamana inat. Zamansa üzerimize daha büyük bir inatla yüklenerek o yılları bizden her geçen gün biraz daha uzağa itiyordu. Her geçen gün ellerimiz biraz daha çekiliyordu sıradan olmaktan. Kendi bireyci kapsüllerimiz içinde ”farklılaşıyorduk”. Üstelik kimleri alet etmiyorduk ki bu farklılaşmaya, o imajı yansıtsın diye bir berberi bile oyalıyorduk haftadan haftaya. Belki de yontsun istiyorduk elindeki makas ve usturayla bir yerlerimizi. Yontsun ve karıştırsın bizi insanların arasına. Tasasız yaşamaktan kurtulalım istiyorduk.


Aramaya çalıştığımız her şey bir köşe başında yitiveriyordu gözlerimizden. Zamanın bizi ne hâle getirdiğinden kuşkusuzca bir eksikliği tamamlamak istiyorduk. Yirmilerimdeyken ben, isteklerimiz dört mevsimin ortasındaki bir bahar gibiydi. Bugünden farklıydı. Bir zat-ı muhterem vardı kendisini pek sevdiğimiz. Elini kolunu sallayarak dolaşsın istiyorduk bu güzelim memlekette. Şiirler okuyor, şarkılar söylüyorduk. Sonra bir çello, bir keman belki kırılıp düşünce kimse kaldırmaya yeltenmedi sanırsam. O gün bugündür kimse sesini çıkarmadı düşen o yaylı enstrümanın sesinden başka. 


Bir radyo haberi gene: 

Dün, akşam saatlerinde, İstanbul'da...” 


Her haberde kendimize dair bir soluk aramaktan bıkıverdik mi tamam işte. Olmadığımız bir yolda yürümenin bir anlamı yok. Belki de bu yüzden ayaklarımız geri geri gidiyor her gün. Şikayet ettiğimiz yaşamı kirleten, yaşama bir türlü çeviremediğimiz yönümüz bizim. 

Bir şey eksik bugünlerde. Varlığını hissedemediğimiz bir eksiklik gibi. Radyolara ve gazete ilanlarına sığmayan bir şey, bir sözcük. 

Ne olurdu alfabeden dört harfi çıkarsaydık, yeni bir alfabe yaratsaydık onunla. Onunla yazsaydık kitapları, o büyük romanları, büyük başyapıtları. Onunla işleseydik tarihin künyesine atılan adımları. Yönümüzü şaşırmadan, kayıtsızlıktan ve umarsızlıktan kurtularak. Herhalde bugün albümlerin tozlanmış sayfalarında aramazdık onu. Eski bir arkadaşın gülen suretinde, güncelere işlenen ve sonu üç noktayla biten o uzun cümlelerde, hayatın başlı başına bir direniş olduğunu simgeleyen sözcüklerde aramazdık. Köşe başları dostumuz olurdu, gözlerimiz karanlık bir noktada yitivermezdi. Umut, o albümden çıkarılan bir fotoğraf gibi duvara çerçevelenmezdi. 

Paylaş