Ara

⌘+K ile aç

Anasayfa
→ Tüm Sayılar
2025
36. Sayı 35. Sayı 34. Sayı 33. Sayı 32. Sayı
2024
31. Sayı 30. Sayı 29. Sayı 28. Sayı 27. Sayı 26. Sayı
2023
25. Sayı 23. Sayı 22. Sayı 21. Sayı
2022
24. Sayı 20. Sayı 19. Sayı
RAF Online Sanat Köşesi Yazarlarımız İletişim
Röportaj

Ayhan Hülagü ile Röportaj

Raf Dergi Ekibi · 34. Sayı · 9 dk okuma · 5
Benim birkaç farklı şapkam var; oyuncu, oyun yazarı, geleneksel türk tiyatrosu üzerine çalışmalar yapan sanat yöneticisi diyorum kendime

1. Öncelikle röportaj ricamızı kabul ettiğiniz için çok tesekkür ederiz. Sizi tanımayan okuyucularımız için kendinizden biraz bahseder misiniz, kimdir Ayhan Hulagu?


Benim birkaç farklı şapkam var; oyuncu, oyun yazarı, geleneksel türk tiyatrosu üzerine çalışmalar yapan sanat yöneticisi diyorum kendime. Uzun yıllardır Amerika’da Philadelphia’da yaşıyorum. US Karagöz Theatre Company’nin kurucusuyum aynı zamanda Studio Madrasa’nın ortak kurucusuyum. Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun Uluslararası temsilleri üzerine çalışmalar yürütüyorum, hikaye anlatıcılığı, meddah, orta oyunu, gölge tiyatrosu, Karagöz, kukla... Bir Amerikan hikayesi bir Doğu sanatının içinde nasıl olur ya da bir Doğu hikayesini evrensel bir çıtaya nasıl çekebiliriz, onun üzerine çalışmalar yapıyorum.



2. Peki Amerika’ya gelmeden önceki serüveniniz nasıldı, tiyatroyla bu kadar haşır neşir miydiniz?


Pamukkale Üniversitesi’nde öğretmenlik okudum. Okurken “Hayal Perdesi Oyuncuları” adlı bir tiyatro grubu kurmuştuk arkadaşlarımızla(şu an 20 yaşında ve aktif olarak gösterilere devam etmekte). Üniversiteler arası tiyatro festivali düzenlemiştik. İlk üç festivalin sanat yönetmenliğini yapmıştım. O dönemde tiyatroyla çok haşır neşir oldum ve öğretmenliğin benim için en doğru tercih olmadığına karar verip İstanbul’a taşındım, İstanbul’da “Stüdyo Oyuncuları”nda  3 yıl oyunculuk eğitimi aldım, sonra master programlarına başvurdum, kabuller aldım. Sonrasında Türkiye’den ziyade Amerika’da uluslararası sanat yönetmenliğinin benim için daha sağlıklı olacağına karar verip Amerika’ya geldim. 



3. Geleneksel Türk Tiyatrosu adına çalışmalarınız Amerika’da mı başladı yoksa Türkiye’de tohumları atılmış mıydı?


Aslında Geleneksel Türk Tiyatrosu geçmişim üniversite yıllarına dayanyor.  20’li yaşlarda, ben kimim, neyim sorgulaması oluyor. “Nereye aitim, nereden geliyorum, hangi sanat formu beni daha iyi anlatıyor?” bu tarz sorgulamalarda bulunuyordum Türkiye’deyken, çünkü Türkiye daha çok batı endeksli bir tiyatro eğitimine sahip olduğu için geleneksel biraz daha arkaya atılmış, yeraltına çekilmiş durumdaydı. Orada bir hazine olduğunun farkındaydım. Hem de o alanda insanları çok fazla yükseltecek, kabul gören çok az iş üretildiği için benim oraya dair merakım vardı. Üniversitede kurduğum ilk tiyatronun adı “Hayal Perdesi Oyuncuları” idi. “Hayal Perdesi” aslında geleneksel Türk Tiyatrosu’ndaki oynatılan oyunun adıdır. Biz de üniversite tiyatrosu yaparken ‘dünyadaki diğer üniversitelerden nasıl ayrılabiliriz’ sorusunu soruyorduk çünkü o zamanlar 2009 yılında İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olmuştu ve Avrupa’nın farklı yerlerinden Türkiye’nin farklı yerlerinden tiyatrolar İstanbul’a gelmişti. Biz de o tiyatrolardan biriydik. İngiltere’den İskoçya’dan ve daha birçok ülkeden oyun izlemiştik ve bizim bunlardan ne farkımız var diye düşünmüştük. Dil dışında, estetik olarak, sanat olarak bir farkımız olması lazım. O zamanlar da bu soruları düşünüyordum, o yüzden zaten orta oyunudur, hikaye anlatıcılığıdır, üniversitedeki tiyatroda da bunlar üzerine araştırmalar, denemeler yapıyorduk. Sonra ben gittim eğitimimi aldım, eğitim alırken de bir yandan profesyonel isimlerden de geleneksel Türk tiyatrosuna çıraklık yaptım. Sonra bunları kendi geçmişimle bir araya getirerek farklı içerikler üretmeye çalıştım. 


4. Amerika’da Geleneksel Türk Tiyatrosu yapma fikri nasıl ortaya çıktı? US Karagöz Theatre Company’i kurmaya nasıl karar verdiniz?


Buraya geldikten sonra ben bazı tiyatrolara girip workshoplara katıldım. Sonrasında da şu gerçekliğin farkındaydım. bir Amerikan Tiyatrosu’nun parçası olma meselesinin göçmen olarak çok mümkün olmayacağı. Bu mümkün olabilir elbette bir prodüksiyona katılabilirim ama orada beni anlatan benim derdim olan hikayeleri anlatmamın çok uzun zaman alacağını düşündüm. Onun için en iyi bildiğim yerden hikaye anlatmamın en sağlıklı olacağına karar verdim. 2017’de Virginia’da yaşadığım dönemlerde bir kütüphaneye gidip benim böyle bir gösterim var, Türkiye’de yapıyordum zaten, ilginizi çeker mi diye sordum. Onlar baktılar, ilgilerini çekti, kütüphanenin etkinlik programına koydular gösterimi, seyirciyi görmek açısından ücretsiz sahneledim. Elimdeki şeyin değerli olduğunun farkındaydım ama onu değerli olan şeyi doğru yere götürürseniz anlamlıydı. Bir elması bir kuyumcuya götürürseniz karşılığını bulur, bir elması bir hurdacıya götürürseniz ona hurda değeri verir aslında. Onun için gidip bunu anlattım doğru bir şekilde, onların da ilgisini çekti ve sonrasında bu etkinliğin kütüphanede reklamları dönmeye başladı. İlk gösterime yaklaşık 150 kişi geldi ve kapalı gişeydi. O kütüphanedekiler de şaşırdı yani birden ne oldu da ilk defa bir Türkçe gösteri, bilinmeyen bir dilde onlar için, bu kadar ilgi gördü. Sonra benden ikincisini istediler. Afrikalı-Amerikalı izleyicim de vardı, Hindistanlı da vardı, Türk de vardı, yani dili hiç bilmeyen hayatında ilk defa Türkçe duyan birçok seyircim vardı ama ben dilin çok önemli olduğunu düşünmüyorum sanat üretirken. Senin estetiğinin, senin enerjinin, senin derdinin seyirciye dilinden önce geçtiğini düşünüyorum. Onun için de bu gösteriyi bir festivale gönderdim, festivalden kabul aldı, festivale giderken dedim Türkçe-İngilizce yapayım. İki dilli yaptım. Orada gösteriler yaptım. Amerika’lıların ilgisini çekti sonra ben yavaş yavaş başka hikayeler yapmaya başladım. İkinci yılımda Shakespare’in “Hamlet”ini Gölge Tiyatrosu’na uyarladım. O oyun çok ilgi gördü. Kendilerinden bir hikayeyi bu kez Geleneksel, Karagöz stiliyle uyarladım. Ardından oyunu MIT (Massachusetts Institute of Technology) arşivine aldı tarihte ilk Shakespare’in Gölge Tiyatrosuna uyarlaması olarak. Sonra oyun Broadway’de oynandı, sonra Amerikan Tiyatrosu’nda o oyunu yönettim, Amerika’lı oyuncular oynadı. Bununla ilgili bir kitap yayınlandı sonra onunla ilgili Çin’de Shanghai Theatre Academy’de yüksek lisans tezi yazıldı. Ben başka bir oyun yaptım, California Üniversitesi’nde Doktora Tezi yazıldı sonra Don Kişot’u, Deli Dumrul’u uyarladım derken farklı hikayeler ve farklı çalışmalar ve birden Amerika’da ve dünyanın farklı ülkelerinde gösteriler yaparken buldum kendimi.



5. Amerika birçok farklı ülkeden insanın bir arada yaşadığı bir ülke o yüzden aslında şunu merak ediyorum, Türklerin dışında Amerikalıların ve diğer milletlerden insanların tepkileri nasıl oluyor gösterilere, unutamadığınız bir anı var mı?


Türk izleyicimin azınlık olduğunu söyleyebilirim bu anlamda. Amerika’da 250 gösteri yaptıysam bunun en az 200 tanesi Amerikan tiyatrosu’nda olmuştur, onun için Amerikalı izleyici ile daha çok buluşuyorum. Amerikalıdan kastım illa Beyaz Amerikalı olmak zorunda değil Indian-American da olabilir Chinese-American da olabilir Mexican-American da olabilir farklı etnik ve kimliklerden olabilir. Onların ilgisi benim hoşuma gidiyor çünkü bir önyargı olmadan benimle iletişime geçiyorlar, bu oyunu illa biz Ramazan’da izleyelim diye bir dayatması yok, her mevsimde o yemeği yemeye müsait ya da o hikayeyi dinlemeye müsait. Onun için öyle bir önyargım yok ve ben onlara nasıl bir şey sunarsam o şekilde kabul görüyor. Türkiyeli izleyici için olunca bu kez o önyargıları önce kırmam gerekiyor. Çünkü çok fazla merdiven altı, estetikten yoksun, ehliyetsiz kişiler tarafından ticari amaçlarla üretildi bu sanat. Bu yüzden biraz daha zaman alıyor ama belli bir süre sonra işin daha da kolay oluyor. Broadway’de kabul görmüş, Harvard’da kabul görmüş, ya da Hollywood’da sahnelenmiş, en iyi oyuna aday gösterilmiş olması, ön yargıları daha fazla kırıyor ve sen de kendini daha az açıklamak durumunda kalıyorsun. Türkiyeli izleyicimizin şöyle de bir bakış açısı var; dışarıda ilgi gören, kabul gören bir iş ülke sınırları içerisinde daha değerli gibi. Aslında benim Türkiye’deki üretimimle Amerika’daki üretimim arasında estetik anlamda çok büyük bir fark yok. 


Unutamadığım anı veya seyircilerden gelen tepkilerden bahsedecek olursam, mesela Tunus’a gittim ben. Tunus’ta Osmanlı ile geçmişten gelen bir birliktelik var. Bu anlamda 19. yüzyılda son gösterim yapılmış bazı köylerinde. Ben Tunus’un köylerine gittim, onlar Karagöz’ü biliyorlar fakat sadece hikayelerden, anne-babalardan, ninelerden duyulan hikayelerle, bir halk masalı gibi. Çocuklar Fransızca konuşuyor, Arapça konuşuyor. Ben İngilizce-Türkçe konuşuyorum, aramızda bir iletişim var ve çok güzel reaksiyon alıyoruz çünkü kültür çekiyor kendini. Dün burada Princeton Üniversitesi’ndeki gösteri sonrası Yunan bir izleyicim geldi, çocukken Atina’da bir köyde onların “Karagiozis” dedikleri kendine ait Karagöz’ün başka bir formu var ve onu izlemiş çok duygulandı.




6. Geleneksel Türk tiyatrosunu Türkiye açısından değerlendirirsek kültürümüzdeki çoğu şeyin yavaş yavaş kaybolduğunu görüyoruz, siz Türkiye’nin Geleneksel Türk Tiyatrosu’na ve Karagöz Tiyatrosu’na gereken önemi verdiğini düşünüyor musunuz? Gelecekte bu tür sanatların akıbeti nasıl olur sizce?


Bu konuda çok iyimser değilim ne yazık ki. Sadece Geleneksel Türk Tiyatrosu değil de geleneksel olana karşı geleneksel olan arkaiktir, geride kalmıştır, üzeri tozlanmıştır ya da eskimiştir gibi bir bakış açısı var bütün sanatlarda. Böyle bir önyargı var. Ebruda da böyle, minyatürde de böyle, mozaik sanatlarında da böyle, meddahta da böyle. Aslında kendini yenileyen, güncelleyen, sürekli yaşayan sanat formları bunlar. Çok kötü örnekleri olabilir ama bu işin hakikatini değiştirecek bir şey değil. Onun için 21. yüzyılda yaşıyoruz gerçeğini göz önünde bulundurarak hikaye anlatmam lazım, teknolojiyi kullanmam lazım, seyirciyle buluşmam lazım. Eğer ben bunları yaparsam zaten seyircideki önyargıyı da atmış oluruz.


Anadolu coğrafyası göçebe bir toplum olduğu için hikaye anlatmayı seviyor ama hikayeyi belgelemeyi sevmiyor, böyle bir alışkanlığı böyle bir kültürü yok. Ben bana bakan yönüyle yaptığım çalışmaları belgeliyorum. Bununla ilgili kitap yayınlıyorum, mesela Hamlet’i yaptım Hamlet’in kitabını yayımladım, sürecini anlattım. Belki 50 yıl sonra biri bir şeyler yaparsa bu alanda benim yaptığım hataları ya da benim yaptığım yanlışlara düşmeden, zaman kaybetmeden daha iyisini yapar bir yere götürür. Belgesel çalışması yapıyorum, süreci kayıt altına alıyorum, gittiğim oyunlara ya da stüdyoma yönetmen çağırıyorum kayıt altına alıyorum, provayı alıyorum. Bunlar benim arşivimde dursun yarın öbür gün gök kubbe altında bir hoş seda bırakacaksak, zaten tiyatro sahnede olduğun anda vardır, sahneden indikten sonra buharlaşır gider. O belgeler kalır onlarla ilgili birilerine referans olursa mutlu olurum, olmazsa da canları sağolsun.




7. Amerika’da Nadir Sarıbacak ile beraber oyunculuk eğitimi verdiğiniz Stüdyo Medrese adlı bir yer kurdunuz ve birçok öğrenci sizlerden eğitim aldı, bilmeyenler için biraz bundan bahseder misiniz?


Evet Nadir Sarıbacak ile bir tiyatro kurduk. Orada oyunculuk dersleri veriyoruz, daha önce eğitim almamış kişiler ya da eğitim almış kişiler olarak iki farklı sınıf oluyor. Modül modül ilerliyoruz ve dördüncü sınıfımızı açtık, Nadir abi ile beraber ders veriyoruz. Aynı zamanda beraber projeler de geliştiriyoruz tiyatroya dönük, sinemaya dönük. Bir sinema filmi yaptık beraber. Festival yolculuğu belli olduktan sonra üzerine konuşmam daha sağlıklı olur. Beraber yazdık, o yönetti, ikimiz oynadık. Andersen Masalları’ndan uyarlayıp “Çirkin Ördek Yavrusu” adında anlatı üzerine bir kukla oyunu yazdık beraber, Almanya’dan Serkan Öztürk tasarımlarını yaptı çok iyi bir sanatçı o da, biz oyunun provalarına başladık muhtemelen birkaç aya prömiyerini yapacak. Aynı zamanda Türkçe-İngilizce dilinde anlatıyı ön plana çıkaran bizim Anadolu’daki sanat formuna sırtını yaslayacak birkaç farklı yetişkin oyunları üzerine çalışmalar yapıyoruz. Yakında bu oyunlar da yavaş yavaş gelmeye başlayacak.



8. Bizlere vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim, sizin okuyucularımıza söylemek istediğiniz son birkaç cümle var mı?


Teşekkür ediyorum. Sevdiğiniz hikayelere inanıyorsanız o hikayelerin peşinden gidin, o hikayeler gittiği yere sizi de götürür..



Paylaş