Nihayet meteorolojinin günlerdir radyolardan, televizyonlardan uyarısını yaptığı kuvvetli fırtına ve sağanak aniden bastırmıştı. Telaşla eve kendini nasıl attığını anlayamadı. Örgü̈ hırkası da sağanaklardan nasibini almış̧ hatta yağmur damlalarının hatırı sayılır bir kısmından da ayrılamamış, üzerinde tutmuştu. Tunç gibi ağır hırkasını yavaşça çıkardı ve peteğin üzerine astı. Göğüs kafesinin ardındaki o küçücük hanede sağanaklarla boğuşmaya başlayalı yaklaşık bir hafta olmuştu. İçindeki fırtınalar kalbinin her köşesini talan etmişti. Dinmeyen yağmurların getirdiği seller sarmış ve ne varsa duyguya dair o küçücük hanede yerle bir etmiş̧, önüne alıp ardına bakmadan götürmüştü. Odanın soğuk olduğunu anlaması uzun sürmedi. Yüreğindeki yangından bunun farkına da yeni varmıştı. Şayet içi yanıyorsa bir insanın, üzerine kutupların buzları da yığılsa, o buzları eritir. Zira yürek yangını kainattaki hiçbir yangına benzemez. Gören gözler kör, duyan kulaklar sağır kesiliverir de anlayamaz insan. Günlerdir gözleri kör, kulakları sağır gezdiğinin farkına varmaya başladı. Yavaşça sandalyeyi çekti, gözleri pencereden dışarıyı uzunca ve uzakça dolaşıp geldikten sonra oturdu. Ne omuzlarının ne de romatizmanın ağrılar ile tarumar ettiği dizlerinin bu pejmürde bedeni sırtlamaya tahammülü kalmıştı. Gözünde anneannesinin tam önünde duran ahşap oyma işlemeli koltukta yarı uykulu halde sabahladığı günler canlandı bir an. Eline ondan yadigâr 99'luk kukasını aldı, parmakları arasında tespihin aşınmış̧ tanelerini gezdirmeye başladı. Beli iki büklüm olmuş̧ yaşlı kadının müşfik çehresi daima mütebessimdi ve etrafına gül yüzüyle gül saçardı. Anadolu’nun tunçtan ağır çilesi, alnının hiçbir satırını es geçmemiş̧, kalın çizgilerini tek tek çizmişti. Ve nihayet ecel gemisi onu yağmurlu bir Kasım gecesi sessizce alıp götürmüştü. Kalan son derman kırıntısıyla derin bir ah çekti. Kulakları çınlıyordu. Tebessüm etti, dudakları hafif yana kaydı, buğulu gözleri kısıldı. Göz pınarlarından süzülen birkaç damla, yüzünün her karışını yavaşça okşayarak çenesine doğru yol aldı. Anneannesinin sesi kulağında yankılanırken yılları hiçbir zaman şikâyet etmeden omuzlayarak mübarek dudaklardan dökülen "ya sabırları" tebessümle karşılayan 99'luk kahverengi kuka tespih, parmaklarının arasında aheste aheste dolaşıyordu. Yasadıklarını düşündü, geçer mi diye sordu kendi kendine. Anneannesinin yumuşacık sesi kulaklarını okşarcasına cevap verdi: "Bu da geçer ya Hû!"
Hep ona büyük büyük dedelerinin Anadolu’nun o karanlık günlerinde yaşadıklarını ve savaş̧ döneminde çektikleri sıkıntıları, sefaleti anlatır, nesilden nesile kadife bir kese içinde, kulaktan kulağa, gönülden gönüle aktarılan bu müstesna sözü, yüreğinin yanan köşesine bırakıverirdi. Anadolu’da birçok hanede adettendi önce gönüllerde harlanır sonra da tabelalara kazınıp kapı, dükkân ve dergâh girişlerine asılırdı bu söz. Ne zaman sıkıntıya düşse, darda kalsa bu efsunlu söz düşüverir aklına da yangını sönerdi. Kuka tespihi elinde bir süre daha çevirdi, "Ya sabır ya sabır ya sabır ya sabır..." Bir anda doğruldu ve perdeyi araladı.
Perdenin ardında sabırsızlanan güneş sabrı kucaklayan sahibini bekliyordu ve perde açılır açılmaz nazikçe içeri girdi. Hüzün bulutlarının çöktüğü gözlerine ve sağanakların boşaldığı yanaklarına hafif bir buse kondurdu. Bir anda etrafını cıvıl cıvıl kuş sesleri sardı. Bahar çiçeklerinin kokusu ciğerlerini şenlendiriverdi. Tespihine baktı, sonra gökyüzüne daldırdı gözlerini.
Dudakları tekrar kıpırdadı, gülümsedi:
- Bu da geçer ya Hû...
