Ara

⌘+K ile aç

Anasayfa
→ Tüm Sayılar
2025
36. Sayı 35. Sayı 34. Sayı 33. Sayı 32. Sayı
2024
31. Sayı 30. Sayı 29. Sayı 28. Sayı 27. Sayı 26. Sayı
2023
25. Sayı 23. Sayı 22. Sayı 21. Sayı
2022
24. Sayı 20. Sayı 19. Sayı
RAF Online Sanat Köşesi Yazarlarımız İletişim
Hikaye

Uzaklaşmış Olamaz

Ali Aytar · 34. Sayı · 6 dk okuma · 6
Sanırım biraz erken geldim. İçeriye girer girmez otogar yoksulluğu ve yalnızlığı paçalarımdan tutuverdi. Otobüs firmasının yazıhanesini bulmaya çalışıyordum

Sanırım biraz erken geldim. İçeriye girer girmez otogar yoksulluğu ve yalnızlığı paçalarımdan tutuverdi. Otobüs firmasının yazıhanesini bulmaya çalışıyordum. Bir iki aşağı yukarı turlamanın ardından nihayet yazıhanenin önündeydim. İçeriye doğru göz gezdirip bir muhatap bulabilme umuduyla direnişimi başlatmıştım. Biraz sonra elinde kocaman bir sandviç ile mavi gömleğinin üzerine gelişigüzel zoraki bir kravat tutturmuş olan adam bana doğru gelmişti. Adama dönerek, “Afiyet olsun. Kusuruma bakmayın. Ankara otobüsü kaçta burada olur acaba?” diyerek çekinik bir ses tonu kullanmıştım. Tıknaz esmer adam yüzüme bile bakmadan, “Bekle birazdan gelir. Arkadaki perona girecek, bekle.” dedi. Teşekkür ederek arkadaki perona doğru yöneldim. 

Peron kapısından dışarıya çıkıp, umutsuz bir şekilde beklemeye koyuldum. Otobüs yazıhanelerinin ‘birazdan gelir’lerini zamanında çok iyi tecrübe etmiştim. En az yarım saati vardı. Beklediğimi gören seyyar satıcılar da etrafımda hilal taktiğini ifa etmeye başlamışlardı. Önce otobüs için yastık satan kocaman seyyar arabası ile hilal bıyıklı bir abimiz etrafımda dolaşmaya başlamıştı. Sanırım hilal taktiğini en layıkıyla üzerimde uygulayabilecek olan bu abiydi. Bana yaklaşıp, “Kardeşim yastık al, yolculukta boynun tutulur,” dedi. Ben hiç oralı olmadım. Biraz sonra yanımdan ayrıldı. Hemen arkasından sepetin içerisinde kocaman termosuyla çay satan bir çocuk geldi. Çay içmeye ne niyetim ne de halim vardı. Fakat çocuğun durumuna acımış olduğumdan gerek, “Bir çay da bana verir misin delikanlı?” diye seslendim. Çok geçmedi ki ayağındaki terlikleri yere sürte sürte yanımdan bir anlık ayrılıp karşıda çay verdiği müşterisinin işini halledip bana doğru yol almıştı. Gelir gelmez hemen çayımı doldurmuş ve ücretini alıp tekrar yeni müşteriler bulmak adına yanımdan ayrılmıştı. O kadar aceleciydi ki bırak hayatına dair bir şeyler sormayı, teşekkür dahi etmeme fırsat vermeyip bir hışımla uzaklaştı. Maşallah gelenim gidenim eksik olmuyordu. Ara ara etrafımı çığırtkanlar da sarıyordu. O kadar ikna edici şekilde bağırıyorlardı ki söyledikleri şehirle bir alakanız olmasa dahi yüreğinizde bıraktığı tesir münasebetiyle biat ederek bir bilet almayı bile aklınızdan geçirecek gibi oluyorsunuz. 


Bütün bu hengamenin içerisinde tam tamına elli dakika sonra otobüs perona yanaşmıştı. Sanki perona değil de ciğerimin üzerine otobüs park ediyordu. Bir an olsun nefesim kesildi. Yolcular otobüsü terk etmeye başlamışlardı. Muavinin seslenmesiyle birlikte mahşeri bir valiz teslim alma kalabalığı boy göstermişti. O kalabalığın içerisinden Günzira fark edilmemesi mümkün olmayan bir edalı bakış ile çıkış yapmıştı. Yanıma geldi, hiç konuşmadık. Oysaki beni gördüğüne sevinmiş olabileceğini değerlendirmiştim. Beraber otogar içerisinde bulunan kafeye doğru yürümeye başladık. O kısa mesafede dahi gözlerim adımlarına takılıp kalıyordu. Hatta bir ara düşme tehlikesi bile atlattım. İçeri girince köşede kimsenin olmadığı tarafa yönelmiştik. Birer borçlu gibi oturduk. Çayı çok fazla sevmediğini sanırım artık sadece ben değil, burada çalışan garsonlar da biliyordu. Beraber almış olduğumuz siyah kabanını daha yeni çıkarıp yerleşmişti ki onun kahvesi ile benim çayımı masamıza bir hışımla bıraktılar. İlk yudumlarımızı alırken birden bana dönerek, “Senin köy evinde sobadaki közle yapmış olduğun kahvenin yerini hiçbiri tutmuyor.” Duraksadı. “O gün ıslanmıştım. Eve gelir gelmez sobayı yakmıştın. Ne kadar ısrarla karşı koymaya çalışsam da yaşadığım mahcubiyeti bir kenara bırakıp, ıslak çoraplarımı çıkarmana karşı koyamamıştım. Sobanın fırın kısmının kapağını açıp üzerine kızdırmak için tuğla koymuştun. Sonra oturduğum sandalyeyi benim kalkmama dahi gerek duymadan sobaya doğru yanaştırmıştın. Ayaklarımı da ısınması için koymuş olduğun tuğlanın üzerine bir anda tutarak yerleştirmiştin. İşte tam bu hal üzereyken içeriden kahve cezvesini, kahveyi ve fincanlarımızı getirmiştin. Çatıya düşen yağmur damlacıklarının çıkardığı ses eşliğinde sobanın közünde kahvemizi yapmaya başlamıştın. Kahve pişmeye dursun. O esnada kalkıp içerdeki odadan kendi çoraplarından birisini getirip, ısınmış olan ayaklarımı avuçlarının içerisine alarak çorapları tek tek giydirmiştin. Kahvemiz olmuştu. Fincanlara servisini yapıp seninle balkona çıkmıştık. Karanlığın içerisinde sessizliğe boğulup kahvelerimizi yudumlamıştık. “İşte o kahvenin üzerine tanımam.” dedi. 


Bedenimi anlamsız bir mahcubiyet sarmaya başlamıştı. Bu sözlerin ardından ne diyeceğimi bilememiştim. Günzira ise beni konuşturmak istercesine devam etmişti. “Bu hayattan beklentin nedir? Eksik olan bir durum söz konusu mu?” diye üsteleyerek sorular sormaya başlamıştı. Sıkışmışlığın verdiği yansıma ile birlikte çayımdan bir yudum daha alıp, “Tanımlanacak bir durum tam olarak söz konusu değil. Hayata dair çok fazla hırsa bürünerek avunmak istediğim bir beklentim de yok. Eksiklik duygusu hiçbir zaman bitmeyecek. Bu duygu sanırım çocukluk yıllarımda o çamurlu ev yolunda gezinirken, benliğimden ve ayaklarımdan katbekat büyük başkasından çıkma giydiğim ayakkabılarımın içerisinde bile olabilir. Hani şu ayakların ile ayakkabının arasındaki orantısızlığın bir eseri olarak var olmuş olan parmak uçlarının ayakkabının ucuna yetememesi gibi diyelim. Oluşan aradaki boşluk hayata tutunamamanın ilk başlangıç ateşi sanırım. Çocukken bir şeyleri başaracağımı söylerdim. Yirmili yaşlarda şunu anladım, dile getirmek yetmiyormuş harekete geçmek lazımmış. Otuzlu yaşlarda o da yetmedi. Harekete geçmek tek başına yeterli değildi, bir şeyleri fark etmek gerekli diye kendi kendimi sorgulamaya başladım. Geldiğimiz noktada şunu da gördüm ki hep bir eksiklik ve tamamlanamamak duygusu esip duruyor yüreğimin kıyısında.” diye söylenerek uzun uzadıya bir açıklama yapma gereksinimi hissetmiştim.


Günzira bu sözlerimin üzerine ne söyleyeceğini bilememişti. Bir ara ellerime baktığını fark ettim. Bir utanmadır ki başımızda esintiler bırakmıştı. Kendimi toparlayıp yanımda getirdiğim çantamdan, Peyami Safa'nın “Yalnızız” adlı romanını çıkarıp masanın üzerine koydum. Günzira'nın parmak uçlarına bakarak, “Bu sabah kitaplarıma alelacele bir bakış atarken yine onunla göz göze geldik. Elime aldım. O da yıllar sonra tozlu rafın endişesini bir kenara bırakıp şefkatli bir duruşu hak ediyordu. Sayfaları arasında gezinmeye başladım. Sonra seninle en çok sevdiğimiz sayfaya denk geldim. Bir an duraksayıp “Sen de yaşlanmışsın artık. Bak şu sayfalarının haline, nasıl da sararmış,” dedim. Kitabı, Günzira'ya doğru uzattım. Teşekkür etti. 

Derin bir iç çekişin arefesinde acelesi varmış gibi müsaade istedi. “Gitmeliyim, dönüş otobüsüm perona giriş yapmış olmalı,” dedi. Hızlıca kalkıp, hesabı ödedikten sonra perona doğru yürümeye başlamıştık. Gözlerim yine adımlarına takılıyordu. Çok zaman geçmedi ki perondaydık. Bana bir sarılışı bir de otobüse binişi vardı. “Bir daha ne zaman gelirsin?” dedim. Cevap vermedi. Artık otobüsün içindeydi. Cam kenarında silüetini görüyor ve kendi kendime sayıklıyordum. Günzira, her bir adımının telaşını ben bilirim. Kimseye anlatamadığın burukluğunu da sessiz bakışlarında çoktan işitmiştim. Kaçırdığın gözlerin her zamanki noktada sabahlamıştır.  Bir sureti yüreğime kazınmış derin nefesinin sakinliği de çoktan bir kıyıya demirlemiştir. Usulsüz yeniliklerin acınası yutkunuşları vardı bedeninin her bir zerresinde. Sadece “Hoşça kal ve yine gel” diyebilmiştim. Biraz sonra otobüs gözden kaybolmuştu. 


Otobüs yazıhanesindeki mavi gömlekli tıknaz adam karşı köşede bulunan büfecinin çırağı olan oğlana seslenerek, “Baksana seninki yine geldi bugün. Sabahtan Ankara otobüsünü ve saatini sordu. Her hafta aynı şeyler. Hayır anlamıyorum otobüsü soruyor sonra otobüs gelince ilerdeki kafeye geçiyor ve orada bir bardak çay içebileceği kadar ki süre tek başına aynı masada oturuyor. Tekrar oradan çıkıp perona gidiyor ve kalkan herhangi bir otobüste yakını varmış gibi el sallayıp vedalaşıyor. Aklım bu sırra ermiyor. Umutla ve bıkmadan usanmadan her hafta aynı şeyleri yaşıyor.” diyerek ona karşı aylardır biriktirdiği hem sitemini hem de hüznünü büfecinin çırağına ifade ediyordu. 


Kafede oturduğu masanın üzerindeki kitabı garson çoktan almış ve kasa tarafında bulunan dolabın çekmecelerinden bir tanesinin içerisine gelişigüzel sallamıştı bile. Yeni işe başlamış toy garson, “Abi, müşteri çok fazla uzaklaşmış olamaz, hemen gidip kitabı sahibine teslim edebilirim” dedi. Tecrübeli garson oralı dahi olmayıp, “ Ziyanı yok nasıl olsa yine gelecek, hep gelecek.” diye söylenerek sivilceli yüzünde her daim barındırdığı ukala bir gülümseme ile masaları silmeye devam etmişti.



Paylaş