Saatin tik tak seslerinin kalp atışlarımla birleşmesiyle ortaya çıkan, bana dokuzuncu senfoni gibi gelen ritimler düşüncelerimin artışıyla git gide yükseliyordu. Annemin ateş üstündeki suya bıraktığı etin kokusu haşlandıkça evdeki rutubeti bastırıyordu. Dışarıdan mahremimize giren, yol üzerinden geçen çingenelerin kahkahaları, küçük çocuklarının ağlayışı her geçen saniye devrelerimi daha da bozuyordu. Bir süre sonra geçtiler gittiler. Kuruyan damağımı ıslatmak için elimi pürüzsüz bir yüzeye sahip olan favori bardağıma attım. Buram buram kasvet kokan kahvem bitmişti.
Kendime bir bardak kahve daha yapmak için zar zor ve yavaşça ayağa kalktım. Ayaklarımdan başlayıp başıma doğru yükselen karıncalanma gözlerimi de karartmıştı. Derken karanlık son buldu; sağdan, soldan beyaz ışıklar vurmaya başladı.
Önümde ahşap kapıları olan bembeyaz, aydınlık içinde bir oda vardı. Kapılardan biri gıcırtıyla açıldı, tanıdık bir sima… Oğuz Atay. Bana doğru yaklaşırken, o yaklaştıkça önümdeki kapılar silüet değiştirerek raflara, dolaplara dönüşmeye başladı. Saniyeler içinde kendimi evimin mutfağında buldum, bir koşu bandının üstünde yavaş yavaş yürürken…
Yazar efendi beyaz aşçı önlüklerinden giymişti. Elinde bir kafes, kafesin içinde cıyaklayan bir civciv… Kafesi mutfak taşının üstüne koydu ve cebinden çıkardığı uzaktan kumandayla üstünde olduğum koşu bandının temposunu artırdı sırıtarak. Koşmayı bırakırsam hemen arkamdaki penceremden, dördüncü kattan dışarıya fırlarım korkusuyla ter içinde, köpek gibi koşuyordum. Bu sırada dolaptan dikdörtgen bir kesme tahtası çıkardı Oğuz Atay, çekmeceden de büyükçe bir satır… Kafesin bir köşesine pısmış, acı acı cıyaklayan civcivi eliyle sıkıca kavradı, kesme tahtasına dayadı ve satırı hayvancağızın başına vurdu! Sesi kesilen civciv kafasını tahtanın üzerinde bırakıp mutfağın içinde dört dönerek koşmaya başladı. Yarım boynundan akan koyu kanlar beyaz fayansı kırmızıya boyarken, Oğuz Atay da başsız hayvanın peşindeydi.
Bu sırada koşmaktan yorulmuş vücudum yavaş yavaş tükeniyor, gözlerim kararıyordu. Bacaklarımı hissetmemeye başlamış, sanki belimden aşağısı yok olmuştu. Koşmaya devam edip etmediğimi dahi bilmiyordum. Her yer karanlık ve sessizdi.
Belli bir süre daha ışıksız kaldıktan sonra sağ yanağımda bir yanma hissettim. Biraz daha sonra bir çift göz dehşetle bana bakıyordu. Annem. Uyanmam için beni tokatlıyor, bense koltukta yayılmış halde yatıyor, elimden kayıp yere düşerek bin parçaya bölünmüş cam kırıklarına bakıyordum.
