Bu sabah cıvıl cıvıl bir güne uyandım. Cemre toprağa düşünce iş bitmiyor ki. İnsan biraz da baharı hissetmek istiyor öyle değil mi? Henüz vakit erkendi biliyordum, fakat haberini alıyordum; sokakta bir ağaçtan, gökyüzünde bir kuştan, şafak sökerken esen rüzgârın getirdiği kokudan yahut da sabah odanın içine, oradan da yatağa sızan güneşin sıcaklığından…
Beni böyle havalar mahvediyor, içimin coşkunluğu bütün bedenimi sarıyor da çıldıracak gibi oluyorum bazen. Çiçekler ağacın dallarına değil parmak uçlarıma konumlanıyor sanki, her şeye herkese dokunmak istiyorum o zaman. Sevdiğim havalar, sevdiğim kokular, sevdiğim yollar artık daha yakın, alıyorum haberini. Ey gökyüzü! Bu kadar mavi olmak zorunda mısın? Ey yeryüzü! Bu kadar aydınlık ve renkli olmak zorunda mısın? Evet zorundasın. Sen de atmasan üzerinden içimi üşüten havaları, ben nasıl umutlanırdım ya? Biz seninle bu döngünün ortakları değil miyiz? Beraber direniyor, üzerimize çekilen kahır yorganını sonunda beraber atıyoruz üstümüzden.
Aslında mesele gelecek olanın gelmesi değil; mesele gelecek olanın geleceğine seni inandırarak umutlandıran bir habercinin olması. Umut denen nimet de olmasa yaşamak nasıl güç bir iş olurdu değil mi? Bütün bir kış içime ne hüzünler ne haykırışlar ne çırpınışlar sığdırdım. Yetmedi, onları gözyaşımla suladım. Ah benim yüreği nemli, bahara özlemli umudum. Sen, kıvılcımların her koşulda ateşe dönüşebileceğine beni inandırdın; yaş bir kütüğün yeterince sabrederse yanabileceğine…
Akşam olunca serinliyor yüreğim bu havalarda, serinliyor ılık ılık. Rüzgâr bir başka esiyor, hava bir başka kokuyor, şehrin ışıklarıysa güneşin yokluğunu fırsat bilmiş, ahenkli. Ne hissettiğimi bilmiyorum ne hissetmediğimin farkındayım. Dünyanın hâlâ yaşanabilirliği üzerine umutlanıyorum çocuk gibi. Seviniyor, el çırpıyor, sokakta uyuşuk uyuşuk gezen pisilere göz kırpıyorum. Ah, bu havalarda yeşeren yalnız yeryüzü sanırdım, ne büyük ahmakmışım. Ey haberci! Umutlarımı yeşertiyorsun. Vazgeçmeyecek misin? Vazgeçme…
Lafı eveleyip geveleme faslı bitti. Gelelim şu habercinin içime düşürdüğü esas umutlara… Tam şu dakika rüyalarımın renginden bahsetmeliyim. Daha doğrusu ben rüyalarımdan bahsetmeliyim sizler rüyalarımın rengini anlamalısınız. Ya da ben size renklerle dolu tek bir rüya anlatayım; tüm umutlarımı bir gün gerçekleşmesi ihtimaline bağladığım bir rüya…
Bir bankta oturuyorum yanımda kara kaşları, kara gözleriyle o oturuyor. Gözü kara bir bey belli, ben adamı gözünden tanırım. Bu kara gözlerden sıcacık bir bakış yayılıyor, her an alevlenmeye hazır kor gibi. Sonra nedendir bilmem bu ömrü hayatımda görmediğim adamın dizleri başıma mesken oluveriyor, uzanıyorum boylu boyunca. Ne ana kucağı ne baba ocağı; bilinmeyen bir huzura teslim ediyorum başımı. Düşünmüyorum, kıpırdamıyorum, sadece bir çift göze teslim olmuş, saçlarımda gezen parmakların sıcaklığıyla yanıp tutuşan bir kalbi dinliyorum. Korkuyorum, o anın rüya olmasından çok korkuyorum, ama aldırmıyorum. Saniyeler süren şu rüya, ömrü hayatıma umut olan bir manzara gibi tekrar tekrar muhayyilemi yokluyor da yerli yersiz gülümsetiyor şu biçare çehreyi. Uyanmakla biter mi sandınız? Bitmiyor. Ben onu hâlâ kara kara düşünüyorum; en renkli umutlarla…
